Abdullah Bin Abbâs

09 Şubat 2013
Tefsîr âlimlerinin şâhı.

Resûlullah efendimiz Mekke’de iken, Abdullah ibni Abbâs’ın annesine buyurmuştu ki:
- Senin bir oğlun olacak. Doğduğu zaman bana getir!

Çocuğu getirdiklerinde, kulağına ezân ve ikâmet okuyup, ismini Abdullah koydular. “Allahım! Onu dinde fakîh kıl ve kitabını ona öğret” diyerek duâ ettiler. Sonra annesinin kucağına verip buyurdular ki:
- Halîfelerin babasını al, götür!

Abbâs bunu işitip, bu durumu Peygamber efendimize gelip sorunca, “Evet, böyle söyledim. Bu çocuk halîfelerin babasıdır” buyurdu.

Hepsi onun soyundan oldu
Abbâsî devletinin başına çok halîfeler geldi. Bunların hepsi, Abdullah bin Abbâs’ın soyundan oldu.

Abdullah bin Abbâs, Resûlullahın duâsı bereketiyle, ilimde çok yüksek derecelere ulaştı. Daha küçük yaşta iken, Resûl-i ekrem efendimizin yanına giderdi. Teyzesi Meymûne binti Hâris Resûlullahın zevcesi idi. Bu sebeple pek çok defa Peygamberimizin evine gidip gelmiş, ba’zı geceler orada kalmıştır.

Abdullah bin Abbâs, Resûlullahın abdest suyunu hazırlar, birlikte namaz kılarlardı. Abdest almayı, namaz kılmayı, Resûlullahtan görerek öğrendi. Devamlı hizmeti sebebiyle, Resûlullahın çok duâ ve iltifâtına kavuştu.

Bir defasında Peygamber efendimiz, mübârek elini Abdullah bin Abbâs’ın başına koyarak şöyle duâ etti:
- Yâ Rabbî! Bütün ilim ve hikmeti, bu başa ver! Onları te’vîl ve tefsîr edebilsin.

Bir başka gün de mübârek elini göğsü üzerine koyup:
- Allahım! İnsanoğluna ihsân ettiğin her ilim ve hikmet, bu güzel göğüste toplansın, buyurmuştur.

Peygamberimiz, Medîne’ye hicret ettikten sonra, Abdullah bin Abbâs, âilesi ile birlikte hicretin sekizinci senesine kadar Mekke’de kaldı. Mekke’nin fethinden önce Medîne’ye hicret etti. Bu sıralarda henüz 11-12 yaşlarında bulunuyordu. Aklı, zekâsı, çabuk kavrayışı ile dikkati çekiyor ve seviliyordu.

En derin âlim
Peygamberimiz vefât ettiği sırada, İbni Abbâs onüç veya ondört yaşında bulunuyordu. Eshâb-ı kirâmın büyüklerinin meclisinde bulundu. Hazret-i Ömer’in sohbetlerine ve ilim meclisine devam edip, onun, Peygamberimizden aldığı ilme, feyze ve ma’rifetlere kavuştu.

Abdullah bin Abbâs, dört halîfe devrinde fetvâlar verdi. Hazret-i Osman devrinde yapılan Kuzey Afrika seferine katıldı. Bu seferde, İslâm ordusu adına kendisine elçilik vazîfesi verildi. Burada hükümdârlık eden Cercis ile görüştü. Cercis ve adamları onun aklını, zekâsını, fikrî kuvvetini ve ilmini görerek şaşırmışlardı. Hattâ onların, “Bu, Arabların en derin âlimidir” dedikleri bildirilmiştir.Dönüşlerinde Hazret-i Osman’ın emriyle, onun yerine hac emirliği yaptı. Bu vazîfeden döndüğü zaman, Hazret-i Osman şehîd edilmişti. Hazret-i Ali’nin halîfeliği sırasında, Basra vâliliğinde bulundu.

Abdullah bin Abbâs, Eshâb-ı kirâm arasında, ilminin üstünlüğü ile tanınmıştır. Übey bin Ka’b onun hakkında buyurdu ki:
- O, bu ümmetin âlimidir. Ona akıl ve anlayış verilmiştir. Resûlullah efendimiz, onun dinde fakîh olması için duâ etmiştir.

Bahr-ül ilim
Abdullah bin Abbâs hazretleri, Muhâcir ve Ensâr-ı kirâmdan birçoklarıyla görüşür, onlara Resûlullahın gazâları ve inzâl olan sûreler hakkında suâller sorardı. İlminin çokluğu sebebiyle kendisine lakab olarak Bahr-ül ilim, ya’nî ilim deryâsı denildi.

Çalışmaları, son derece muntazam ve belli bir plân dâhilinde idi. Hangi gün ne iş yapacağını önceden tesbit eder ve onlara aynen riâyet ederdi.

Dört büyük halîfe ve diğer Eshâb-ı kirâmdan çok iltifât gördü. Bu iltifâtlar karşısında aslâ hâlini değiştirmedi. Tevâzudan hiç ayrılmadı. Çok methedildiği zaman; “Bana bu ni’meti ihsân eden Allahü teâlâdır. Çünkü, Resûlullah efendimiz benim için duâ etti” derdi.

Abdullah bin Abbâs hazretleri, bilhassa Kur’ân-ı kerîmin tefsîri ve âyet-i kerîmelerin îzâhında yüksek bir ilme sahipti. Bu vasfından dolayı Tercümân-ül Kur’ân denilmiştir. Hazret-i Ömer, onu, ilim meclisinde bulundurur ve dâimâ ilme teşvîk ederdi. Yaşının küçüklüğüne rağmen İbni Abbâs’a hürmet eder, onunla istişârede bulunur, ilim ve irfânını takdîr ve tebrik ederdi.

Abdullah bin Abbâs hazretleri, Hazret-i Ömer’in kendisini üstün tutup, meclisinde bulundurması hakkında şöyle demektedir:

“Hazret-i Ömer, beni, Eshâb-ı Bedir’in meclisinde bulundururdu. Onlardan ba’zıları Hazret-i Ömer’e, “Niçin bu genci yanında bulunduruyorsun” diye suâl ettiklerinde buyururdu ki:
- Bu, sizin bildiklerinizden değil.”

Âlimler meclisine gelirdi
Talebesi Atâ bin Ebî Rebâh der ki:
- İbni Abbâs’ın ilim meclisinden daha üstün ve daha faydalı bir meclis görmedim. Âlimler, sâlihler, şâirler onun meclisine devam ederler, her biri ilme doymuş olarak huzûrundan ayrılırlardı.

Abdullah bin Amr bin Âs da, İbni Abbâs’ı methederek der ki:
- Sünneti ve Kur’ân-ı kerîmdeki âyet-i kerîmelerin ihtivâ ettiği hükümlerin inceliklerini, en iyi bilenlerimizdendir.

Abdullah bin Abbâs hazretleri, devrinin ilim, irfân ve fazîlet bakımından önde gelenlerindendi.

İlimde canlı bir kütüphâne olup, bütün ilimleri kendisinde toplamış; tefsîr, hadîs, fıkıh, edebiyât ve sahâbenin ihtilâf ettiği konularda ve diğer ilim dallarında mütehassıs olmuştu.

Kur’ân-ı kerîmle ilgili ilmini, isteyen ve soranlara öğretirdi. Kur’ân-ı kerîm âyetlerinin toplanmasında ve neşrinde büyük hizmeti olmuştur.

Meşhûr velîlerden Şakîk, bir hac mevsiminde İbni Abbâs’ın bir hutbesini dinlemişti. İbni Abbâs, Nûr sûresinin tefsîrini yapmıştı. Şakîk buna hayrân olup dedi ki:
- Bu tefsîrin kadri, kıymeti yüksektir. Eğer Mecûsîler, Rumlar bunu duysalardı, hepsi Müslüman olurdu.

Tefsîr yazmadı
Abdullah bin Abbâs hazretlerinin, müstakil bir tefsîr kitabı yoktur. Fakat tefsîre dâir muhtelif rivâyetleri vardır. İslâm âlimleri, tefsîr kitaplarını onun rivâyetleriyle süslediler.

Abdullah bin Abbâs hazretlerinin nakledilegelen rivâyetlerinden bir kısmını, Fîrûzâbâdî, Tenvîr-ül-Mikbâs min Tefsîr-i İbni Abbâs adlı bir kitapta toplamıştır. Onun tefsîre dâir rivâyetleri çeşitli yollarla nakledilmiştir.

İbni Abbâs hazretlerinin verdiği fetvâlar, fıkıh ilminin en kuvvetli temellerindendir. Halîfe Me’mûn zamanında toplatılan fetvâları, yirmi cildi bulmakta idi. Kendisine havâle edilen mes’elelere gâyet açık ve isâbetli cevaplar vermesiyle meşhûr oldu. Bu sebeple müşkillerini sormak üzere kendisine çok sayıda gelen oluyordu. Suâl sormak için gelenlerin çok kalabalık olması sebebiyle, gelenleri ellişer kişilik gruplar hâlinde yanına alıp, suâllerine cevap verirdi.

Talebelerinden Ebû Sâlih anlatır:
“İnsanlar mes’elelerini sormak için Abdullah bin Abbâs’ın evi önünde toplanmışlardı. Yol, insanla dolup taşmıştı. Kimsenin gelip geçmesi mümkün değildi. Huzûruna girip, kapı önündeki durumu haber verdim. Bana, su getirmemi söyledi. Getirdiğim su ile, abdest aldı ve buyurdu ki:
- Şimdi çık ve dışardakilere söyle! Onlardan, Kur’ân-ı kerîm ve kırâat ilmine dâir soru sormak isteyenler gelsinler!

Dışarı çıkıp söyledim. O husûsta mes’elesi olanlar içeri girdiler. Ev doldu. Müşkillerini sordular ve cevaplarını fazlasıyla alıp dışarı çıktılar. Sonra tekrar buyurdu ki:
- Şimdi Kur’ân-ı kerîmin tefsîr ve te’vîli husûsunda bilgi edinmek isteyenler gelsin!

Söyledim. İçeri girdiler. Onlar da evin odalarını doldurdular. Onların da suâllerini cevaplandırdı. Doymuş olarak çıktılar. Arkasından tekrar buyurdu:
- Harâm, helâl ve fıkıhtan mes’elesi olanlar gelsinler!

Cevaplarını aldılar
Haber verdim, onlar da içeri girdiler. Evde yine boş yer kalmadı.

Gelenler de harâm, helâl ve fıkhî mevzûlarda çeşitli suâller sordular. Onlara da çok güzel cevaplar verdi.

Gelenler dışarı çıktılar. Sonra tekrar buyurdu ki:
- Ferâiz ya’nî mîrâs mes’elesine dâir suâlleri olanlar girsinler!

Onlar gelip evi doldurdular. Cevaplarını alıp çıktılar.

Onlar çıktıktan sonra yine buyurdu:
- Lügat ilminden ve edebiyattan sormak isteyenler girsinler.

Onlar da gelip suâllerini sorup cevaplarını aldılar. Böylece, suâli olanların hepsi, cevaplarını teferruatlı bir şekilde aldılar.

Bu duruma yakînen şâhit olduktan sonra anladım ki, Kureyş, Abdullah bin Abbâs hazretleri ile ne kadar iftihâr etse azdır. Hayatımda, kapısında böyle kalabalık insanların toplandığı bir başka kimse görmedim.”

İbni Abbâs hazretleri, hadîs ilminde bir deryâ idi. 2660 civârında hadîs-i şerîf rivâyet etti. Hadîs-i şerîfleri tedkîk ve araştırma ile öğrenirdi. Rivâyetleri Kütüb-i sitte denilen meşhûr altı hadîs kitabında yer almaktadır.

Abdullah bin Abbâs hazretleri, ömrünün son günlerinde 7-8 gün hasta yattıktan sonra, 687 senesinde Tâif’te vefât etti. Cenâze namazını, Hazret-i Ali’nin oğlu Muhammed bin el-Hanefiyye kıldırdı ve buyurdu ki:
- Bugün, bu ümmetin en âlimi vefât etti. Onun vefâtı Müslümanları çok üzdü.

Gözleri görmez olmuştu
Abdullah bin Abbâs hazretleri, uzun boylu, güzel beyaz yüzlü, iri vücutlu bir zât idi. Sakalını kına ile boyardı. Çok ağlaması sebebiyle, yanaklarında, gözyaşlarının bıraktığı izler görünürdü. Ömrünün sonuna doğru gözleri görmez olmuştu. Bunun için şu beyti söylemişti:
Allah, gözlerimden görme nûrunu aldıysa, Dilimde ve kalbimde o nûr devam ediyor.

Abdullah bin Abbâs hazretleri buyurdu ki:
“Dağlar dahî birbirine karşı azsa, azgın cezâsını bulacaktır.”

“İçinde harâm olanın, ya’nî harâm yiyenin, namazını Allahü teâlâ kabûl etmez.”

“Benim için gecenin az bir vaktini ilme ayırmak, bütün geceyi ibâdetle geçirmekten daha sevimlidir.”

“İnsanlara hayrı öğretenler için, denizdeki balıklara varıncaya kadar her şey, Allahü teâlâdan magfiret diler.”

“Resûlullah efendimiz misvâk kullanmak husûsunda bize öyle emirler verirdi ki, bu husûsta bir âyet geleceğini zannederdik.”

“Her binânın bir temeli vardır. İslâm binâsının temeli de güzel ahlâktır.”

“Zengine ikrâm edip, fakîre ihânet eden mel’ûndur.”

“Kıyâmet günü Cennete ilk da’vet edilecek olanlar, her durumda Allahü teâlâya hamd edenlerdir.”

“Ey çok günâh işleyen! Yaptığın işin şerli sonucu seni bekliyor, onun için kendinden emîn olma! Gülmektesin, ama başına neler geleceğini anlamıyorsun. Bu hâlin, günâhların en büyüğüdür. Bir hatâlı işte başarı kazanır, sevinirsin. Bu sevinmen, yaptığın hatâdan daha büyüktür.”

Sabır üç çeşittir
“İşleyeceğin yanlış bir işin fırsatını kaçırınca, üzülürsün. Hâlbuki bu, o hatâdan daha tehlikelidir. Sen hatâdasın. Allahü teâlâ, seni dâimâ görmektedir. Bu görüş, kalbini titretmez. Bu hâlin, yaptığın hatâdan daha fenâdır.”

“Sabır üç çeşittir. Birincisi, farzların yapılmasında güçlüklere sabretmek. Bunun sevâbı üçyüz derecedir. İkincisi harâmlardan ve yasak edilen şeylerden sakınma husûsunda sabır. Bunun altıyüz derece sevâbı vardır. Üçüncüsü, musîbetin ilk geldiği anda gösterilen sabırdır. Bunun da fazîleti dokuzyüz derecedir.”

Talebesi Mücâhid bin Cebr, Abdullah bin Abbâs’ın şöyle buyurduğunu nakleder:

“Üzerine gerekmeyen ve sana faydası dokunmayan şeyler hakkında konuşma! Çünkü bu fuzûlî bir iştir, zararından da emîn değilsin.

Yerini bulmadıkça lüzûmlu olan sözü de konuşma! Çok kere faydalı söz yerini bulmaz da kaybolur gider.

Sen de öyle yap!
Sefîh ve ahmak kimselerle mücâdele etme! Çünkü sefîh, kalbinden sana buğzeder. Ahmak, âdî kimseler, dili ile sana eziyet ederler.

Tanıdığın kimse yanından ayrıldığı zaman, onun ayrı bir yerde seni nasıl anmasını istersen, sen de onu öyle an!

Sen, affedilmeni istediğin husûslarda, onu da affet! Kardeşinin sana ne şekilde muâmele yapmasını istersen, sen de ona o şekilde muâmele et!

Suçlu olarak yakalanıp da, ihsân ile mükâfât görenin ameli gibi amel et!”

Abdullah bin Abbâs bir dersinde şöyle buyurdu:
- Besmeleyi okuyan, Allahü teâlâyı zikretmiş olur. Elhamdülillah diyen, şükretmiş olur. Allahü ekber diyen, Allahü teâlâyı ta’zîm etmiş, büyük bilmiş olur. Lâ ilâhe illallah diyen, Allahü teâlâyı tevhîd etmiş olur. Lâ havle velâ kuvvete illâ billâh diyen, Allahü teâlâya teslîm olmuş olur. Onun için Cennette yüksek bir derece ve hazîneler vardır.

Abdullah bin Abbâs hazretleri, farzlara çok önem verirdi. Nasîhat istiyenlere buyururdu ki:
- İlk önce farzları yapmalıdır. Allahü teâlânın emirlerini yerine getir ve O’ndan yardım iste! Allahü teâlâ bir kulunda, düzgün niyet ve katındaki sevâba kavuşma arzûsu görünce, onun istemediği şeyleri ondan men eder.

Allahü teâlâ, mü’min, fâcir, günâhkâr herkesin rızkını helâlden takdîr etmiştir. Helâl rızkı için sabrederse, Allahü teâlâ onu mutlaka gönderir. Sabırsızlık gösterip harâmdan bir şey yerse, helâl rızkından eksiltir.

O da seni gözetir
Abdullah bin Abbâs anlatır:
“Resûlullah efendimiz bana şöyle buyurdu:
- Ey oğlum! Sana faydalı olacak ve Allahü teâlânın râzı olduğu birkaç şey öğreteyim mi?

Sen Allahü teâlânın hakkını gözetirsen, O da seni gözetir. Genişlik vaktinde O’nu unutmazsan, sıkıntılı zamanında imdâdına yetişir.

İnsanlar sana bir şey vermek için bir araya gelseler, o şeyi Allahü teâlâ takdîr etmedi ise vermeye güçleri yetmez. Bir şeyden seni men ettiklerinde, eğer Allahü teâlâ o şeyi takdîr etti ise, mâni olamazlar.”

Yaptığını Allah için yap! Nefsinin hoşuna gitmeyen şeylere sabretmekte, senin için çok hayır ve iyilikler vardır. Allahü teâlânın yardımı, sabırla birlikte gelir. Sıkıntıdan sonra rahatlık vardır.

Abdullah bin Abbâs, kâinâtın yaratılışıyla ilgili olarak bir dersinde buyurdu ki:
Resûlullah efendimiz buyurdu ki:

İblîs, Âdem aleyhisselâm yeryüzüne indirilince, Allahü teâlâya sordu:
- Kullarına saâdet yolunu göstermek için, birçok kitap ve Peygamberler verdin. Kullarını azdırmak için, bana ne vereceksin?

- Senin kitâbın, nefsi azdıran şiirler ve mûsikîdir. Peygamberlerin, kâhinler, falcılar, büyücülerdir. Aklı gideren, kalbleri karartan gıdaların da, Besmelesiz yenilen, içilen şeyler ve sarhoş eden içkilerdir. Nasîhatların, yalan; evin, oyun sahaları ve hamamlar; tuzakların, çıplak gezen kızlar; mescidlerin, fısk meclisleridir.

Ümmetine emret!
Abdullah bin Abbâs buyurdu ki:
“Allahü teâlâ Îsâ aleyhisselâma buyurdu:
- Yâ Îsâ! Muhammed aleyhisselâma îmân et! Senin ümmetinden, Onun zamanına yetişecek olanların, Ona îmân etmeleri için de ümmetine emret! Muhammed aleyhisselâm olmasaydı, Âdem Peygamberi yaratmazdım.

Muhammed aleyhisselâm olmasaydı, Cenneti, Cehennemi yaratmazdım. Arşı su üzerinde yarattım. Hareket etti. Üzerine, Lâ ilâhe illallah Muhammedün Resûlullah yazınca durdu.”

Bir gün Abdullah bin Abbâs hazretlerine sordular:
- Beş vakit namazı emreden âyet-i kerîme, Kur’ân-ı kerîmin neresindedir?
Cevâbında buyurdu ki:
- Rûm sûresinin onyedinci ve onsekizinci âyetlerini oku! Bu iki âyet-i kerîmede meâlen buyuruldu ki:
(Akşam ve sabah vakitlerinde, Allahı tesbîh edin! Göklerde ve yeryüzünde olanların yaptıkları ve ikindi ve öğle vakitlerinde yapılan hamdler, Allahü teâlâ içindir.)

Akşam yapılan tesbîh, akşam ve yatsı namazlarıdır. Sabah yapılan tesbîh, sabah namazıdır. İkindi ve öğle vakitlerinde yapılan hamdler, ikindi ve öğle namazlarıdır.

Bu âyet-i kerîmeler, beş vakit namazı emretmektedir.

Kabir azâbından kurtarır
Abdullah bin Abbâs anlatır:
“Birkaç Sahâbî yolculukta bir çadır kurduk. Burada kabir olduğunu bilmiyorduk. Birisinin Mülk sûresini başından sonuna kadar okuduğunu işittik. Medîne’ye gelince, bunu Resûlullaha arz ettik. Buyurdular ki:
- Bu sûre, ölüyü kabirdeki azâbdan kurtarır.”

Abdullah bin Abbâs buyurdu ki:
- Allahü teâlâ bütün emirleri için bir sınır koymuş, bu sınırı aşınca, özür saymıştır. Özür olanı affetmiştir. Yalnız, zikrediniz emri, böyle değildir.

Bunun için bir sınır ve özür tanımamıştır. Hiçbir özür ile zikir terkedilmez. Çünkü O, “Dururken, otururken ve yatarken de zikrediniz! Her yerde, her hâlde, dil ile ve kalb ile zikredin! Beni hiç unutmayın” buyurdu.

Bakara sûresinin yüzelliikinci âyetinde meâlen, “Beni zikredin! Ben de sizi zikrederim!” buyuruldu.

Dinde şahsi görüş olmaz

09 Şubat 2013
Sual: Dinde şahsi görüş olur mu? Zamanla değişiklik yapılabilir mi?
CEVAP
Dinde şahsi görüşlerin yeri yoktur. Dinde nakil esastır. Akla göre din olmaz. İslamiyet, nakle dayanan, selim akıl dinidir. Selim akıl, yanılmayan akıldır. Birinin aklına uygun gelmeyen bir şey, selim akıl sahibi için uygun gelebilir. Akla göre din olsa, insan sayısı kadar din olur. İslamiyet’te aklın ermediği şey çoktur. Fakat, selim akla uymayan bir şey yoktur.

Bazıları, (İslam artık toplumun gereklerine göre değişmelidir. Mesela (Teknoloji ilerledi, Avrupa uygarlığı benimsenmelidir, kadınlar daha özgür olmalıdır) diyorlar. İmam-ı Rabbani hazretleri buyuruyor ki:
(Yapacakları değişiklikle, dini düzelteceğini sanıp dinin noksanlığını tamamladığını söyleyenler çıkıyor. Halbuki din noksan değildir. Kur’an-ı kerimde mealen, (Bugün sizin için dininizi ikmâl eyledim, üzerinize olan nimetimi tamamladım, size din olarak İslamiyet’i vermekle razı oldum) buyuruldu. Dini noksan sanıp, tamamlamaya [reform yapmaya] çalışmak, bu âyeti inkâr olur.) [m.260]

Dini insanlar çıkarmadı ki insanlar değiştirsin. Kadının nasıl giyineceğini insanlar tespit edemez ki. Allahü teâlâya inanan kimse, O ne demişse ona inanması gerekir, uyarsa daha büyük nimettir. (Ben hepsini uygulayamıyorsam da hepsine inandım, kabul ettim, beğendim) demelidir. Yoksa, günaha alışıp da bu günah mubah olmalıydı veya (bu asırda bu da günah olur mu) demek, Allahü teâlâya inanmamak olur.

Böyle söyleyenler Allahü teâlâya inanmıyorlar, inansalar böyle demezler. Allahü teâlâ her şeyi bilmez mi, bugünkü toplumu bilmiyor muydu? İslam’da reform demek ben Allah’a inanmıyorum demektir, yahut Allahü teâlâyı basit bir varlık gibi görüp bu işi iyi yapmamış demektir.

Hâşâ Allahü teâlâ, yirminci, otuzuncu asırlarda toplumların duyacakları ihtiyaçları bilememiş mi? Toplumun ihtiyacı var diye dini değiştirmek dini yıkmak olur. Birinin çıkıp açıktan açığa, (ben İslam dinini yıkacağım) dediğini gördünüz mü hiç. Elbette demez. Niye desin ki, o zaman onu herkes tanıyacak, gerçek suratını herkes görecektir. Ama dini kuralları bozarak bu çirkin emeline ulaşmaya çalışır. Peygamber efendimiz, (Âlimler benim vârisimdir) buyuruyor. Mezhepsizler ise, düşünce özgürlüğü diyerek Ehl-i sünnet âlimlerine saldırıp, (Âlimlere göre değil, hakka göre ölç!) diyorlar. Hakkı biz biliyoruz da, âlimler bilmiyor mu? Hakkı, âlimler bilemezse biz nasıl bileceğiz? (Elimizde temel ölçü olarak Kur’an olduğuna göre hakkı bâtıldan ayırırız) diyorlar. Peki, âlimlerin ellerinde Kur’an-ı kerim yok muydu? Onlar yanılabiliyor da mezhepsizler niye yanılmıyor? Bütün maksatları âlimler köprüsünü yıkmaktır. Bunlar, fikir anarşisi çıkartmak, hak ile bâtılı karıştırmak ve hak yol üzerindeki köprüleri yıkmak istiyorlar. Ehl-i sünnet âlimlerinin kurduğu köprüleri yıkıp, bid’at denizinde insanları boğmak istiyorlar. Fakat, âlimlerimizin kurduğu bu köprüler, bid’at ehlinin üfürmesiyle yıkılacak kadar zayıf değildir. Ama, kime ve neye hizmet ettikleri malum olmayan bu mezhepsizlere inanan zavallılara yazık oluyor. Bunu bildiği halde susanlar da vebal altındadır. Çünkü bir hadis-i şerifte buyuruluyor ki:
(Bid’atler yayılıp, bu ümmetin sonra gelenleri, öncekilere lanet edince, ilim sahipleri bunu herkese bildirsin! Bildirmeyip ilmini gizleyen, Kur’an-ı kerimi gizlemiş sayılır.) [İ.Asakir]

Her müslüman gücü nispetinde Ehl-i sünnet âlimlerinin eserlerini yaymaya çalışarak bu vebalden kurtulmaya çalışmalıdır. Bozuk kitapların dağılmasına sebep olmak ayrıca vebaldir.

Yanlış vasıtaya binen istediği yere değil, vasıtanın gittiği yere gider. Mesela Paris’e giden uçağa binen, Kâbe’ye varamaz. Ehl-i sünnet yolu kurtuluş ve saadetin tek vasıtasıdır.

Allah var, gam yok

09 Şubat 2013

* Allah ist, gam nist. (Allah var, gam yok)

* Allah bes, baki heves (Allah var gerisi boş. Allah bize yetişir, başka şeye ihtiyaç yok)

* Gece gökyüzüne bakınca parlayan yıldızları görürsünüz. Gökteki melekler de dünyaya nazar ediyorlar ve dünyayı karanlık, zulmet içinde görüyorlar. Yalnız, Ehl-i sünnet itikâdına uygun olan müminleri, karanlık gecedeki yıldızlar gibi görüyorlar.

* Müslüman müslümanı çok sevmeli, hiç üzmemeli. Din kardeşini kendisine tercih etmeli. Bunu yapmadan bir yere varılmaz. Allahü teâlâ, Musa aleyhisselama, (Dostlarımı sevmedikçe, düşmanlarıma düşmanlık etmedikçe benim için bir şey yapmış olmazsın) buyurdu.

* Bir hadis-i şerifte, (Bir kişi borçlu olsa ve vermek azminde olsa, Allahü teâlânın yardımı onunla beraberdir) buyuruluyor. Borcunu ödeyebilmesi için, Melekler o kimse için dua ederler. Melekler günahsız oldukları için duaları kabul olur.

* Büyüklerin yükünü alanın yükü alınır. Büyüklerin yükü, onları üzmemekle, yük olmamakla, verilen görevi tam yapmakla ve israf etmemekle alınır. Firavunun çok kötülüğü vardı. Ama Allahü teâlâ Kur’an-ı kerimde, onu kötülerken “israf edici” kötü sıfatı ile bildiriyor. İsraf etmemeli. İsraf eden şeytanın arkadaşı olmuş olur.

* Gök her yerde mavi, Müslüman da, her yerde Müslümandır. İhlaslı da her yerde ihlaslı olur.

* İdareci yükünü dağıtmalı, emri altındakilere durumlarına göre uygun görevler vermeli. Tek kişide bütün yük toplanmaz. Tek kişide bütün iş, yük toplanırsa, altından kalkılamaz, işler tıkanır.

* Her işi ben yapacağım diyen idareci kötü bir yöneticidir. Yöneticinin işi olmaz. İşi olmaz demek, iş yapmaz, işleri takip etmez demek değildir. O, teferruatla, ayrıntı ile uğraşmaz, her şeye karışıp bunaltmaz, işe yön verir, bu yönde gidilmesini temin eder.

* Kendisine dinini imanını öğreten, ehli sünnet itikadı üzere yetiştiren anne babasını üzen, rıza ve dualarını almayan, ölene kadar başını secdeden kaldırmasa bile Cehennemden kurtulması çok zordur.

* İslam âlimlerini tanıyan ve yollarında olana her şey verilmiştir. Ne kadar şükretse azdır. Allahü teâlâ onu hayvan değil insan, kâfir değil Müslüman olarak yaratmıştır ve Ehl-i Sünnetin içinde de büyüklerin yolunu tanımak nasip etmiş, verilmedik bir şey bırakmamıştır.

* Çok şey bilmek insanı kurtarmaz, şeytan da âlimdi, ilim vardı ama ihlas yoktu.

* Allahü teâlâ bir kuluna hayır murat ederse, onu sevdiği bir kuluna tanıtır. O büyükleri tanımak bu ömrün en kıymetli sermayesidir.

* İnsan güzel bir şeyin tekrarını arzu ederse, salevat-ı şerife okusun.

* Allahü teâlânın bir kulunu sevdiğine alamet ikidir:
Birincisi, ona tam iman etmiş olmak;
İkincisi, onun kullarına hizmet etmek.

* Büyüklerin bütün kararları tam isabetlidir. Çünkü onlar dünyaya değil, ahirete bakarak karar verirler. Yani bu karar yüzünden ahirette o şahsın başına ne gelecek, ona bakarlar. Nimet gelecekse evet derler, sıkıntı gelecekse hayır derler.

Kibir ve ucub

09 Şubat 2013
Sual: Kibirle ucub birbirine çok benziyor. Birinin diğerinden farkı nedir?
CEVAP
Kibir, kendini başkasından üstün göstermek, ucub ise, kusurlarını görmeyip, ibadet ettiği için kendini ve ibadetlerini beğenmek, başkasından kendini üstün bilmektir. Buna egoizm de denir. Hiç kimsenin bulunmadığı yerde insan ucba kapılabilir, fakat kibirli olamaz. Çünkü insan, kimse olmasa da kendini ve işini beğenebilir, fakat kimse olmadığı için, kendini büyük gösteremez, kibirlenemez. Ucub, yaptığı iyi işler sebebiyle kendini beğenmektir. Kendini beğenen, başkalarından üstün görebilir. Bu üstün görme işi de, kibirdir. Yani ucubdan kibir doğar.

Bir örnek: Bir kadın, evinde güzel bir dantel işlese, bir marangoz güzel bir masa yapsa, bir ressam güzel bir tablo çizse, bunlardan birinin, eserine bakıp beğenmesi, ne maharetliyim, benim gibi kaç kişi çıkar diye düşünmesi ucub olur. Eğer yanında başkaları da varsa, bakın bendeniz (!) veya üstadınız neler yapabiliyor diye büyüklenerek onlara sanatını göstermesi kibir olur. Ucbu onu kibre sürüklemiş olur.

Kibirden kurtulmak için, tevazu sahibi olmaya, ucubdan kurtulmak için de minnet ehli olmaya çalışmalı! Diyelim ki bir kimsenin hitabeti güzeldir. Bundan dolayı kendini beğenir yani ucbeder. Minnet, nimete kendi eliyle değil, Allahü teâlânın lütfuyla kavuştuğunu düşünmektir. Hitabet güzelliğinin, Cenab-ı Hakkın bir lütfu olduğunu düşünen, kendini beğenemez. Hadis-i şerifte buyuruldu ki:
(Üç şey felakete götürür: Hasislik, nefse uymak, ucublu olmak.) [Beyheki]

Bir kişinin ucublu olup olmadığı şu alametlerden belli olur. Ucublunun vasıfları:
1- Kibirlidir, 2- Günahlarını ve Allahü teâlânın azabını unutur, 3- Büyüklerden faydalanamaz, âlimlerin sohbetinden mahrum kalır, 4- İstişare etmez, danışmaz.

İnsanı kibre düşüren ucubdur. Ucub ise, ilim, ibâdet, yakınlarının çokluğu gibi sebeplerle kendini beğenmektir. Bunların Allahü teâlânın lütfu olduğunu bilen, ucba düşmez, dolayısıyla kibirlenmez. İslam âlimleri buyuruyor ki:
En kötünüz mescidden çıksın denilse, benden önce kapıya çıkan olmaz. Ancak daha hızlı koşan olursa onu bilmem. (Malik bin Dinar)

Başkanlığı, emir vermeyi seven, iflah olmaz. (Fudayl bin İyad)

Kendinden daha kötünün bulunduğunu zanneden kibirlidir. (Bayezid-i Bistami)

Bir menkıbe: Benî İsrail’den bir fâsığın kötülüğünü duymayan kalmamıştı. Soylu bir âbid de ibâdetiyle şöhret bulmuştu. Kötü kimse, bu âbidin yanından geçerken, (Gideyim, şu âbidin yanına oturayım, belki Allahü teâlâ onun hürmetine beni affeder) diye düşündü. Gidip âbidin yanına oturdu. Âbid ise, üzerinde bulutun gölgelendirdiği bir zat olduğu için, üstünlüğüyle böbürlenip, (Bu fâsık, benimle niye oturuyor?) diyerek, oradan kalktı. Fâsık da çekip gitti; fakat âbidin üzerindeki bulut, fâsıkla beraber gitti. Allahü teâlâ zamanın Peygamberine, (Allah insanların niyetlerine göre muamele eder. Fâsığın yaptıklarını iyi niyetinden dolayı affettim. Âbidin yaptıklarını da kibri sebebiyle yok ettim) diye vahyetti. Âbidin, imanlı fâsığı hakir, yani aşağı görmesi felaketine sebep oldu.

Kendisi ile iftihar etmek
Sual:
Dünya ve ahiret işlerini düzgün yapan, kaliteli şiir yazan, namazı çok düzgün kılan çok kabiliyetli bir insanın yaptığı iyi işlerden dolayı kendi kendine iftihar etmesi günah mıdır?
CEVAP
Yaptığı ibadetleri, iyilikleri beğenerek, bunlarla övünmeye ucub denir. Ucub, kötü işlerdendir. Hazret-i Âişe validemize, (İnsan ne zaman kötü amel işler?) diye sual edildi. Buyurdu ki: (İyi amel işlediğini sandığı zaman.)

İbni Mesud hazretleri de, (İnsanın helakı, ucub ve ümitsizliktendir) buyurdu.

Ucbeden, yani kendini beğenen, kendini ihtiyaçsız hissedip, ümitsiz olanlar gibi isteğinde gevşek olur. Bir abid vardı. Namazını düzgün kılar, bütün ibadetlerin bütün edeplerini gözetmeye çalışırdı. Gencin birisi, bu abide hayran hayran bakınca abid dedi ki:
(Şeytan da uzun yıllar ibadet etti. Fakat sonunu biliyorsun. Mühim olan sondur. İbadetlerimin kabul olup olmadığını bilmiyorum. Hepsi kabul olsa, bir gözümün şükrü değildir.)

Ucbeden, kendini herkesten üstün bilir, günahlarını hatırlamaz. İbadetine şükretmez. Şükre ihtiyaç olmadığını zanneder. Allahü teâlânın kendine ihsan ettiği ibadet etme nimetini kendinden bilir, kabiliyeti ile övünür. İlmi ile ucbeder, yani ilmini beğenir, kimseye bir şey sormaz, nasihat dinlemez.

Ucbun zıddına Minnet denir. Minnet, nimete kendi eliyle, kendi çalışmasıyla kavuşmadığını, Allahü teâlânın lütfu ve ihsanı olduğunu düşünmektir. Böyle düşünmek ucub tehlikesi olduğu zaman farz olur. Allahü teâlâ, kime ilim, ibadetlerde kolaylık ve başka nimetler verdiyse, bunların elden gitmesinden korkmalıdır.

İnsanı ucba sürükleyen sebeplerin başında cehalet ve gaflet gelir. Böyle ucubtan kurtulmak için her şeyin Allahü teâlânın dilemesi ve yaratması ile meydana geldiğini, akıl, ilim, ibadet, mal, mevki, güzel yazmak, güzel konuşmak, kaliteli iş yapmak gibi nimetlerin Allahü teâlânın lütfu ve ihsanı olduklarını düşünmek gerekir. Bize faydalı ve tatlı gelen bütün nimetleri gönderen Allahü teâlâdır. Ondan başka yaratıcı, gönderici yoktur. Hadis-i şeriflerde buyuruldu ki:

(Günah işlemeseydiniz, bundan daha zararlı olan ucubtan korkardım.) [Harâiti]

(Eğer mümin ameli sebebiyle ucba düşmeseydi, günahlardan korunurdu ve hatta aklından bile geçirmezdi. Lakin günah onun için ucubtan hayırlıdır.) [Deylemi]

Günah işleyenin boynu bükük olur. Tevbe edebilir. Ucub sahibi ilmi ile, ameli ile mağrur olur. Egoist olur. Tevbe etmesi güç olur. Günah işleyenlerin iniltileri, Allahü teâlâya, tesbih çekenlerin övünmesinden iyi gelir. Ucbun en kötüsü, hatalarını, nefsinin hevasını beğenmektir. Hep nefsine uyar, nasihat kabul etmez. Başkalarını cahil zanneder. Halbuki kendisi çok cahildir. Bilmediğini bir bilene sormaz. Ucbun sebebi cahillik hastalığı olduğuna göre, ilacı da ilim ve marifettir. İlim, ibadet, takva gibi salih amellerin Allahü teâlânın bir lütfu ve ihsanı olduğunu bilip şükreden kimse, ucubtan kurtulur. Bir kimsenin ucub sahibi olup olmadığı, şu alametlerden belli olur: Ucublu kimse, kibirli olur. Günahlarını ve Allahü teâlânın azabını unutur. Büyüklerden istifade edemez, âlimlerin sohbetinden mahrum kalır. Kimseyle meşveret etmez, danışmaz.

Kibirden kurtulmak için tevazu sahibi olmaya, ucubtan kurtulmak için de minnet ehli olmaya çalışmalıdır! Diyelim ki bir kimsenin hitabeti güzeldir. Bundan dolayı kendini beğenir, yani ucbeder. Minnet, nimete kendi eliyle değil, Allahü teâlânın lütfu ile kavuştuğunu düşünmektir. Hitabet güzelliğinin cenab-ı Hakkın bir lütfu olduğunu düşünen, kendini beğenemez.

Cennetlik veya Cehennemlik bilmek
Sual:
Bir Müslümanın, kendini Cennetlik gibi, günahkârları da Cehennemlik gibi görmesi doğru mudur?
CEVAP
Günahkârları beğenmemeli, fakat kendini günahkârlardan üstün de görmemelidir. Kendini Cennetlik, günahkârı Cehennemlik bilmemelidir. Hatta kâfir için bile böyle düşünmemelidir. Kâfir, bir Kelime-i şehadet getirerek Cennetlik, kendisi bir söz söyleyerek Cehennemlik olabilir.

İsrailoğullarından bir eşkıya, kırk yıl günah işler. Bir gün Hazret-i İsa’yı havarilerden biri ile giderken görür. Yaptığı eşkıyalığa pişman olur. “Ben bunlara katılayım” diyerek peşlerine takılır. Havarinin yanına yaklaşır, “Benim gibi bir eşkıyanın böyle bir zatın yanında gitmesi uygun olur mu?” diye düşünür. Havari de, “Bu yol kesici nereden çıktı? Benimle nasıl gelir?” diyerek ondan uzaklaşıp İsa aleyhisselama yaklaşır. Allahü teâlâ Hazret-i İsa’ya vahyeder ki:
(İkisine de söyle! İkisinin de geçmişlerini mahvettim. Yeniden amele başlasınlar. Kendini beğendiği için havarinin ibadetini mahvettim. Kendini aşağı gördüğü için de eşkıyanın günahlarını affettim.)

Hazret-i İsa, durumu her ikisine de bildirir ve eşkıyayı havarileri arasına alır. (İ. Gazali)

İbadetleri beğenmek
Sual:
Yaptığımız ibadetleri beğenmekte mahzur var mıdır?
CEVAP
Bütün taatlarını, ibadetlerini kusurlu bilmeli, hakkıyla yapamadığını düşünmelidir! Ebu Muhammed bin Menazil hazretleri buyurdu ki:
Allahü teâlâ, Âl-i İmran suresinin 17. âyetinde, sabredenleri, sadıkları, namaz kılanları, zekat verenleri ve seher vakitlerinde istiğfar edenleri meth buyurdu. Hepsinden sonra, istiğfar edenleri bildirmesi, insanın her ibadetini kusurlu görüp, daima istiğfar etmesi içindir.

Cafer bin Sinan hazretleri de buyurdu ki:
İbadet yapanların kendilerini beğenmeleri, fâsıkların günahlarından daha kötü ve daha zararlıdır.

Defle zikir çekmek

09 Şubat 2013
Sual: Zikretmek için Avrupa’dan def istediler. Defin zilli olup olmaması fark eder mi?
CEVAP
Zilli olup olmaması fark etmez. Defle veya ney gibi başka çalgı aletiyle zikir çekilmez, ilahi söylenmez. Çünkü zikir de, ilahi de ibadettir. İbadete çalgı karıştırılmaz. Tasavvuf müziğinin dinde yeri yoktur. Resulullah efendimizin geldiği bir evde, küçük zenci kızları [cariyeler] def çalıp şarkı söylüyorlardı. Şarkıyı bırakıp, Resulullah’ı övmeye başladılar. Resulullah efendimiz, (Onu [yani beni övmeyi] bırakın, oyun arasında beni övmeyin! Beni övmek [ilahi söylemek] ibadettir. Eğlence, oyun arasında ibadet caiz değildir) buyurdu. (K. Saadet)

Resulullah efendimiz, Rübeyyi binti Muavviz’in düğününde, def çalarak Bedir savaşıyla ilgili kahramanlık türküleri söyleyen iki küçük kızı dinlemiştir. Bu esnada şarkı söyleyenlerden birisinin, (Aranızda, yarın ne olacağını bilen bir Peygamber var) demesi üzerine, Resulullah Efendimiz, (Bırak o sözü, önceki söylediklerine devam et, gaybı ancak Allah bilir) buyurmuştur. (İbni Mace)

(Beni övmeyi bırak, önceki sözlerine devam et!) buyurması haram işleyerek ibadet yapılamayacağını göstermektedir. Bunun küfür olduğu bildirilmiştir.

Kadınların düğünde kendi aralarında def çalıp oynamaları caizdir. (Redd-ül-muhtar)

İmam-ı Münavî hazretleri, (Mescitlerde def çalınmaz, yalnız nikâh yapılır) buyuruyor. (Hadika)

Bazı tarikatçıların yaptıkları gibi, dönmek, dümbelek, ney, saz çalmak haramdır. (Tahtavi şerhi)

Musikiden hâsıl olan şehvet lezzetlerini, ibadetten lezzet hâsıl oldu, feyiz geldi sanan kimse, sapıktır, Deccal’ın askeridir. Kur’an-ı kerimi, zikri ve duayı teganniyle okuyanları dinlememek gerekir. Tatarhaniyye fetva kitabında, (Bunları teganniyle okumak sözbirliğiyle haramdır) buyuruluyor. (Birgivi vasiyetnamesi şerhi)

Hazret-i Ebu Bekir, def için (Şeytanın düdüğüdür) buyurmuştur. (Buhari, Müslim)

Ney denilen çalgıyla veya başka çalgılarla Kur’an, salevat, ezan ve ilahi okumak ve böyle zikir yapmak da bidattir, büyük günahtır. Bazı bidatler, küfre sebep olur. (M. Nasihat)

Şu hâlde defle veya başka çalgılarla ilahi söylemek ve zikretmekten çok sakınmalı. İbadete, bir çalgı aleti olan defin zillisini de, zilsizini de karıştırmamalıdır.

Herşey söz dinleyene verilir

09 Şubat 2013
* Tasavvufta yaptığı hizmetleri kendinden bilene hain denir.
* Herşey söz dinleyene verilir, herşey bu herşeyin içinde vardır.

* Aklını bırak kurtul, tâbi ol saadet bul.
* İnsana devlet birkaç kere geçer. Onun kıymetini bilmeli!

* Fitne çıkaranlar bir günah işliyor. Dinleyenler iki günah işliyorlar. Bir dinlediği için iki susturmadığı için. Sus diyene şehid sevabı var. Bir münafık, bir orduyu bozar.

* Başta İslamiyet’i tam yaşayan emir varsa, ona itaat tamsa, herkes onu seviyorsa, elinde kuru kılıç bile olsa zafer kazanılır.

* İşi ehline vermek lazımdır. Ehline vermeyen mesul olur. Ehli olmayana verirse yine mesul olur.

* Âmir öyle olmalı ki, maiyetindeki herkes (Âmir beni herkesten daha çok seviyor) diyebilmeli.

* En büyük düşmanına, en büyük hediyeyi ver.
* Her hayırlı işe başlarken besmele söylemelidir.

* Çeşitli, lezzetli yemeklerle ve tatlı, soğuk şerbetlerle bedenlerinizi rahat ve hoş tutunuz.

* Hayvan yularından, insan sözünden tutulur.
* İnsan, her söylediğini bilmeli; fakat her bildiğini söylememeli.

* Dertli misin istiğfar söyle, şifa bulursun. Bir arzun mu var, kavuşmak mı istiyorsun, istiğfar söyle. Fakir misin istiğfar söyle, zararından kurtulursun. Zengin misin istiğfar söyle, şükretmiş olursun. Allahü teâlâ, “İstiğfar edenin yardımına yetişirim” buyuruyor.

* İki ziynet insanı süsler: Tevazu, haya ve edep.
* İnsanlara teşekkür etmeyen, Allahü teâlâya şükredemez.

* Hayır görünende şer, şer görünende hayır olabilir.
* Kim Allah içinse, Allahü teâlâ da onun içindir.

* Şükür demek, nimetleri mahallinde kullanmaktır. Mesela, göz nimetinin şükrünü yapmak için, Allahü teâlânın bak dediği yere bakılır, bakma dediği yere bakılmaz.

* Cahillerle dostluk kurmaktan sakının. İslamiyet’i tam bilmeyen, tatbik etmeyen bir kimse, evliyalık yolunda bulunmaya kalkarsa, bunun imanını şeytan çalar. Kendisinde keramete benzeyen bazı haller görülürse de bu, şeytanın oyunudur.

Nasılsın demek

09 Şubat 2013
Sual: Alışkanlık halinde nasılsın diyoruz. Maksatsız nasılsın demek uygun mudur, riya mıdır?

CEVAP

Uygun değildir. Eski âlimler, bir kimsenin derdine deva olamayacaksa, laf olsun diye nasılsın demezlermiş. Nasılsın dediğimiz kimse, (Şu kadar paraya ihtiyacım var, şu derdim var) derse, eğer gücümüz yeterken buna yardım etmezsek, nasılsın dememiz anormal bir şey olur. Derdine deva olabileceğimiz kimseye nasılsın demeliyiz. Nasılsın demek, bir ihtiyacın varsa göreyim demektir. İhtiyacını görmeyeceksek nasılsın dememiz samimiyetten uzak olur. Hiç değilse, (Elhamdülillah iyiyim, Allah razı olsun) diye dua etmesini sağlamak gayesiyle söylersek, nasılsın dememiz boşa gitmez, riya olmaz.

Sual: Bir arkadaşım var. Nasılsın dediğim zaman, Allah razı olsun diyor,
ama o da benim hatırımı sormuyor. Onun da bana sen nasılsın demesi gerekmez
mi?
CEVAP
Dua ettiğine göre memnuniyetini bildiriyor. Evet onun da
nasılsın demesi gerekir ama, belki bir mazereti vardır. Nasılsın dese, siz de şu
kadar paraya ihtiyacım var deseniz, vermese arkadaşlığa sığmaz, verse belki
kendi ihtiyacı vardır. Derdine deva olamayacağıma göre hiç sormayayım diyordur.


Bazı eski âlimler, bir kimsenin derdine deva olamayacaksa, laf olsun
diye nasılsın demezlermiş. Nasılsın demek bir ihtiyacın varsa göreyim anlamında
olduğu gibi, onun (Elhamdülillah iyiyim, Allah razı olsun) diye dua etmesini
sağlamaktır. Müslüman, beterin beteri var diyerek mevcut hâline şükreder.


Nasılsın dediğiniz zaman, o kimse de paraya ihtiyacım var derse, hemen
cüzdanı çıkarıp öylece önüne koyarsanız, herkese rahatça nasılsın
diyebilirsiniz. Yahut sırf dua ettirmek, duasını almak için de nasılsın
denebilir.

Denemeden iyi demek

09 Şubat 2013
Sual: Abdullah bin Mübarek hazretlerinin “Şu dört cümle, dört bin hadis-i şeriften seçilmiştir; Kadına güvenme, mala aldanma, mideni fazlaca doldurma, işine yarayacak kadar ilim öğren” nasihatinde geçen kadına güvenme ne demektir? Burada kadın kötülenmiyor değil mi?
CEVAP
Evet kadın kötülenmiyor. Çünkü Peygamber efendimiz buyuruyor ki:
(Kadınlara ancak asalet ve şeref sahibi kimse değer verir. Onları ancak kötü ve aşağılık kimseler hor görür.) [İ. Asakir]

Tedbirsiz hareket etme, tecrübe etmeden, iyi tanımadan her kadına güvenme demektir.

İşin önemini belirtmek için her dilde mübalağalı anlatım olur. Türkçe’de, biraz bekleyen kimsenin, (Kaç saattir bekliyorum, sabahtan beri bekliyorum, sana bin kere söyledim bunu) demesi gibi.

Peygamber efendimiz, (Cehenneme baktım kadınların ve zenginlerin çoğu orada idi) buyuruyor. Saliha kadın ve salih zengin Cehenneme gitmez. Demek ki çoğunluk olarak Cehennemde kadın ve zengin bulunuyor. (Okur yazar değilim ama Kayseriliyim) diye de bir söz var. Bu demek her Kayserili gözü açık demek değildir. Ama gözü açıklar çok olduğu için böyle denmiş. Kadına güvenme demek, bazı kadınlara güvenilmez, iyi tanımadan güvenme demektir. Mesela bir hadis-i şerif meali şöyledir:
(Kardeşine bile güvenme.)
[Taberani]
Bu da hiçbir kardeşe güvenme demek değildir. Tecrübe etmeden, iyi tanımadan güvenme demektir.

Yahya bin Muaz Razi hazretleri buyuruyor ki:
(Allah’tan başka hiç kimseye güvenme.)
Salih insanlara da güvenme demek değildir. Bunlar tedbir için söylenmiş sözlerdir.

Hazret-i Ali, ehl-i beyte buyururdu ki:
(Soyunuza güvenmeyin, ibadet yapmaya devam edin.)
Halbuki onların Cennete gidecekleri hadis-i şerifle bildirilmiştir. Sanki böyle bir şey yokmuş gibi dinin emrine uyun diye ikaz ediyor.

İmam-ı a’zam hazretleri, imam-ı Ebu Yusuf’a ettiği nasihatte buyurdu ki:
(İlim sahiplerine hürmet et. Yaşlılara saygı, gençlere sevgi göster. Fâsıklardan uzaklaş, iyilerle düşüp kalk. Kimseyi küçümseyip hafife alma. Sırrını kimseye açma. Çok iyi bilmedikçe kimsenin arkadaşlığına güvenme.)
İmam-ı a’zam hazretlerinin sözü sorduğunuz hadis-i şerifi açıklar mahiyettedir. (Çok iyi bilmediğiniz kimseye güvenme) buyuruyor. Buna kadın da dahil elbette.

Zeynel Âbidin hazretleri, oğlu Muhammed Bâkır’a buyurdu ki:
Ey oğlum, dört çeşit kimseyle arkadaşlık etme ve onlara güvenme!
1- Fâsıklarla,
2- Cimrilerle,
3- Yalancılarla,
4- Sıla-i rahmi terk edenlerle.

Demek ki güvenilmeyecek kimseler kötü kimselerdir. Yalancı mı, cimri mi bilmeden, tanımadan hemen güvenme diye bir ikaz var burada.
Bir atasözü:
Güvenme varlığa, düşersin darlığa.
Bu sözler hep tedbir için söylenmiştir.

Bir âlim de, kendini yüzüne karşı övene buyurdu ki:
(Beni niçin övüyorsun? Öfkeli iken tecrübe ettin de beni halim selim mi buldun? Benimle yolculuk ettin de iyi biri olarak mı gördün? Bana bir emanet verdin de buna riayet ettim mi? Bilmediğin kimseyi nasıl översin?)

İhtilafta rahmet olur mu?

09 Şubat 2013
Sual: (Ümmetimin ihtilafı rahmettir) hadisi sahih olamaz, sahih olursa, o zaman ittifak, birlik gazab-ı ilahiye sebep olmaz mı?
CEVAP
Bu hadis-i şerifi İmam-ı Beyheki, İmam-ı Münavi, İmam-ı ibni Nasr ve İmam-ı Deylemi gibi sözleri dinde senet olan hadis imamları bildirmişlerdir.

Allahü teâlâ, Müslümanların imanda, doğru itikatta birleşmelerini emrediyor. Bu hadis-i şerifte bildirilen ihtilaf, cahillerin, sapıkların değil, sözleri dinde senet olan salih âlimlerin ictihadlarındaki ayrılık demektir. Yani, (Ümmetimin ihtilafı rahmettir) demek, (Müctehidlerin farklı ictihadları rahmettir) demektir. İmandaki ayrılık gazaba sebep olduğu gibi, ictihadlardaki ayrılıklar da, Müslümanlar için birer rahmettir. Müctehid ictihadında hata ederse de, sevab alır. Sevab verilen şey, gazab-ı ilahiye sebep olmaz, rahmete sebep olur. Bir hadis-i şerif meali:

(Müctehid, ictihadında hata ederse bir, isabet ederse, iki sevab alır.) [Buhari]

Başka bir okuyucu da, şöyle diyor: (Ümmetimin ihtilafı rahmettir) hadisini (Mezhepler rahmettir) diye söylemek uygun olur mu?
CEVAP
Evet, oradaki ümmet, müctehid âlimlerdir. İhtilaftan kasıt da, farklı ictihad olduğunu yukarıda bildirdik. Yani o hadis-i şerif, (Müctehidlerin farklı ictihadları rahmet) anlamındadır. Bir müctehidin ictihad ederek elde ettiği bilgilerin hepsine, o müctehidin mezhebi denir. İctihad rahmet olunca, onun ictihadların toplamı olan mezhebi de rahmettir. O halde, bu hadis-i şerifi, (Mezhepler rahmettir) demek gayet uygundur. Sapık olanların yani doğru itikattan ayrılanların ictihadları da, mezhepleri de bozuktur.

Mezhepler rahmettir
Sual:
Doğru tek olduğuna göre, farklı mezheplerin olması yanlış değil mi? Dört hak mezhep deniyor. Hak bir tane değil mi? Tâbi olduğumuz mezhebin hükümlerinden doğru olmayan varsa âhirette halimiz ne olacaktır?
<CEVAP
Doğru tektir; fakat hak çoktur. Birbirine zıt hükümleri olsa da, dört mezhebin dördü de haktır. Dinimiz müctehide, mezhep imamlarına bu yetkiyi vermiştir. Ahirette herkese bağlı olduğu mezhebin hükümleri sorulacaktır. Allah indindeki tek doğru olan hüküm sorulmayacaktır. Herkese, mezhebine uyup uymadığı sorulacaktır.

Allahü teâlânın gönderdiği dinlerde, amele ait farklı hükümlerin rahmet olması gibi, mezheplerin farklı ictihadları da, ümmet için rahmettir. Bizzat Peygamber efendimiz de, farklı hükümler koymuş, rahmeti genişletmiştir. Bir insanın, kendi mezhebine göre yapamadığı bir işi, ihtiyaç olunca, hak olan dört mezhepten birine uyarak yapması caizdir. Böylece ibadetini kurtarmış olur. Birkaç örnek verelim:
1- Hanefi bir kimse, oruçluyken lavman yaptırmak zorunda kalsa, orucunu kurtaracak başka hak bir mezhep aranır; çünkü Hanefi’de orucu bozar. Maliki mezhebinde lavman yaptırmak orucu bozmaz. Maliki’yi taklit ederek orucunu kurtarır.

2- Şafii mezhebinde, oruca niyet imsak vaktine kadardır. Bir Şafii gece sahura kalkamasa, imsak vaktinden sonra uyansa, oruç tutamaz; çünkü vaktinde niyet edememiştir. Bu orucu kurtarmak için başka bir hak mezhebi taklit etmesi gerekir. Hanefi’de öğleye bir saat kalıncaya kadar niyet edilir. Bu vakit zarfında niyet ederek orucunu tutması sahih olur.

3- Bir kimse niyeti unutsa, öğleye kadar uykuda kalsa, uyanınca niyet etse artık caiz olmaz. Niyetin vakti geçmiştir. Bu kişi, orucu bozacak bir iş yapmadan, İmam-ı Züfer’in kavline uyarak öğleden sonra niyet etse veya hiç niyet etmeden oruç tutsa, tuttuğu oruç sahih olur. Maliki mezhebini taklit ederek de, tutabilir.

4- Abdest alırken boğazına su kaçsa, oruç bozulur. Şafiî veya Hanbelî mezhebi taklit edilirse, oruç sahih olur.

5- Evli bir kimsenin hanımıyla sütkardeş olduğu meydana çıksa; fakat sadece bir kere emmekle sütkardeş oldukları tespit edilse, diğer üç mezhepten birini taklit ederek evliliklerine devam edebilirler; çünkü diğer 3 mezhepte, 5 kere doya doya emmek gerekir.

6- Seferde ihtiyaç olunca, diğer üç mezhepten biri taklit edilerek iki namaz cem edilebilir.

7- Semavi özür halinde, mesela ishalini tutamayan, çıbanından veya yarasından kan akan, ağrıyla gözünden yaş gelen, burnu kanayan, kulağından irin akan, makatından solucan çıkan, idrarını tutamayan, basurundan kan, fistülünden, göbeğinden akıntı çıkan, elde olmadan gaz kaçıran yani gelen yeli tutamayan, ağız dolusu kusan kimsenin, abdestinin bozulmaması için, Maliki’yi taklit etmesi sahih olur.

Ümmetimden bir evliya varsa

09 Şubat 2013
Eshab-ı kiramın tamamı evliya idi, hatta diğer evliyanın her birinden de yüksek idi. Hepsi de keramet sahibi idi. Peygamber efendimiz Hazret-i Ömer’e ikram olmak için buyurdu ki:
(Geçmiş ümmetler içinde vukuundan önce bazı şeyleri haber veren keramet ehli zatlar vardı. Ümmetimin içinde de Ömer onlardandır.) [Buhari, Müslim, Tirmizi]

(Hiçbir Peygamber yoktur ki, ümmetinde evliya bulunmasın. Eğer benim ümmetimden bir evliya varsa o da Ömer’dir.)
[İ. Sa’d]

Hazret-i Ömer, Medine’de kalabalık bir cemaate hutbe okurken, İran’a gönderdiği ordunun mağlup olmak üzere olduğunu görüp, kumandana Ya Sariye arkanı dağa ver buyurdu. O da, dağa yanaştı ve zafere kavuştu. (Şevahid-ün nübüvve)

Hazret-i Ömer halife iken, Eshab-ı güzinden birisini komutan tayin edip, İslam askeri ile gazaya göndermişti. Askerler gittikten sonra bir gün Hazret-i Ömer oturduğu yerde, üç kere sesli olarak (Lebbeyk) dedi. Kimse bunun sırrına vakıf olmayıp, sormaya da kimse cesaret edemedi. Bu hâlin olduğu günün tarihini yazıp, bakalım bunun aslı nedir, dediler.

Bir zaman sonra o komutan ve askerleri, nice fetihler yapıp, salimen ve ganimetler ile geri geldiler. Komutan, Hazret-i Ömer’e sefer durumunu bir bir anlattı. Hazret-i Ömer hiç iltifat etmedi, buyurdu ki, ya o yiğidin hâli ne oldu? O da, ya Ömer! Kasd ile olmadı, [Önümüze su çıktı. Askerin geçmesi için, suyun derinliğini tam anlamak istedim. Ona suya gir, karşıya geç dedim. O da girdi, beş on adım gitmeden boğuldu. Boğulmadan önce Ya Ömer diye üç kere bağırdı. Yüzme bilmiyormuş. Orada hata ettim] dedi. Hazret-i Ömer kızıp, eğer benden sonra âdet olmayacağını bilsem, şimdi cezanı verirdim senin. Git o yiğidin evladına diyetini öde dedi. (M. Ç. Güzin)

Hazret-i Ömer, Amr ibni As’ı, Mısır üzerine gönderdi. Mısır feth olundu. Amr ibni Ası Mısır’a vali tayin etti. Bir kaç aydan sonra, Mısır ahalisi Amr ibni As hazretlerinin huzuruna varıp, (Bu Nil ırmağının bir âdeti vardır ki, onsuz taşmaz ve suyu kesilir) dediler. Amr ibni As, o âdet nedir deyince, (Âdeti odur ki, üzerimizde olan aydan on iki gün geçince, bir kız çocuğu buluruz. Anasını ve babasını mal ile razı ederiz. O kızı nefis elbiseler ile süsleyip, Nil ırmağına bırakırız) dediler.

Amr ibni As, bu yanlış bir iştir. İslam’da böyle bir iş yoktur. Muhakkak İslam, bütün kötü âdetleri ortadan kaldırmıştır, dedi ve öyle yapmamalarını emretti. O tarihten üç ay geçti. Nil nehrinin suyu artmadı. Ahalisi başka yerlere göç etmeye başladılar. Hazret-i Amr, bu hâli Hazret-i Ömer’e mektup yazarak bildirdi. Hazret-i Ömer cevabında yazdı ki, iyi etmişsin, sevap olmuştur. Mektubumun içine bir parça kağıt koydum. Onu Nil ırmağına bırak.

Mektup Amr’a geldi. O kağıtta şu satırlar yazılı idi:
(Ömer’ibnül Hattab’dan Mısır’ın Nil nehrine. Önceden akıyor idin. Şimdi akmıyorsun. Vahid ve Kahhar olan Allah seni akıtır. Senin akman için Vahid ve Kahhar olan Allah’a dua ediyorum.)

Amr bin As o kağıt parçasını, Nil nehrine bıraktı. Ertesi gün, Nil nehri onaltı arşın yukarı kalkıp, su seviyesi yükseldi. O vakitten sonra, o yaramaz âdetten Mısır ahalisi kurtuldu.

İmam-ı Müstagfiri haber verdi ki, Hazret-i Musa, Firavunun üzerine beddua etti. Hak teâlâ Nil ırmağının suyunu kesti. Halk etrafa dağılmaya başladı. Sonra toplanıp, Musa aleyhisselama gelip, bizim için dua eyle, ki Nil geri aksın diye yalvardılar. Musa aleyhisselam belki imana gelirler diye dua etti. Sabah oldu. Gördüler ki Nil onaltı zra yukarı kalkıp, akar. Hak teâlâ o ihsanı, yani Musa aleyhisselam gibi büyük bir Peygambere ihsan ettiği mucizeyi, ümmet-i Muhammedden Ömer hazretlerine keramet olarak verdi. (Şevahid-ün nübüvve)